20.08
Dalgaların sesleri, insan kalabalığı ve
sokağın her yerine hakim o müziğin gürültüsü. Dolunay denizin üzerinde ışıl
ışıl yansıyordu o gece. Yıllardır rutiniydi bu ışığı denize kadar yansıtmak
lakin bu gece daha ayrı bir güzellikteydi. Oraya her gittiğimde, evimden her
ayrıldığımda ben tamamen farklı biri olmakla meşguldüm. Ne yazık ki asla
geçmişimi arkamda bırakamaz her sarhoş olduğumda her yudumumda birer şimşek
gibi beynimde yankılanırlardı. Ben ise her seferinde kendi ölümümü arar ve beni
öldüren için yaşamayı seçerdim. O gün her şeyim tamam gibiydi. Ezberimdeki
mısralar değişmişti. Oysa hep yankılanırdı o mısra kulaklarımda o geceye kadar,
“Bir şey içime oturup kalmıştı,
Yok olmak, toz olmak istiyordum,
Varlığım orda olmamalıydı…”
İlhami Algör’ün o kitabının her satırında
kaybolur kendimi o kitabın içinde hissederdim. Müzeyyen’in “sapıkça ve tek
taraflı bir tutku” dediği yerde hep hüzünle kaplanırdım. Her seferinde aşkı
sapıkça ve tek taraflı bir tutku olarak yaşamamdan ötürü mü bilmem ama içime
çok işlerdi o sözler. Aklıma gelir miydi tekrardan böyle olmak bilmiyorum.
Hovarda yaşayıp erkenden ölmek gibi planlarım vardı son bir senedir. Onca insan
girmişti hayatıma. Bir çok kadın ve bir çok adam benden hep birer parça alıp
ellerimde gözyaşlarımın tuzuyla terk etmişlerdi beni. O yazarında nefret ettiği
Sadri Alışık’a dönüşmüş hayatımın her perdesinde ağlar hep üçüncü şahıs olarak
kalır ve hep gidici olanları severdim.
Zaten son günlerde de kafamı karıştıran hep
buydu. Belki de tekrar üçüncü şahıs olacaktım belki de gidici birine yeniden
aşık olmuştum. Alışılanı bırakmak oldukça zordu benim için. Belki de böyle bir
hikayeye başlamadığım için her güzel sözünde ağlar bunu hak edip hak etmediğimi
sorgulardım. Alışılmışın dışıydı benim için yani.
Son birkaç ayımda ve ondan önceki son
hikayemde olan başrolleri her gördüğümde ızdırabıma bin kat daha sebep
olurlardı. Ben ise o acıyı hep aşk olarak adlandırırdım. Acısız bir yaşam, aşk,
zevk düşünemezdim. Bunun ihtimalinden bile korkardım. Bana acı vermeyen beni
mutlu eden her şeyin varlığı bile beni ürkütürdü. Kendimi o kadar değerli
görmezdim. Gözlerimin renginin bile farklılığını o ana kadar fark edememiştim.
Kendi gülüşümün ne kadar güzel olduğunu aynaya bakınca fark etmiştim. Çünkü o
geceye kadar aynayı hep “Acaba ağladığım fark edilir mi?” sorusuna yanıt bulmak
için kullanmıştım. Bunca şey aslında hepiniz için ne kadar normal olsa da benim
için birer ilk ve kendime çektireceğim acının ısınma aşamalarıydı.
Tabii o ana kadar olan hayatımda da bir çok
güzel şey olmuştu. İsyan etmek istemem artık Tanrı’ya çünkü yaklaşık bir
haftadır kendisine bu durumdan ötürü sürekli şükür eder, elimden kayıp gitmesin
diye yalvarırdım. Buradan bakınca bu hikayeyi farklı kılan tek şey sonunu henüz
bilmememdi. O yüzden bana cennet bahçelerinde hissettiren görmezsem cehennem
çukurlarında yanacağım hissine kaptıran bir hikayenin başındaydım. Zaten kendi
yazdığım bir çok filmde oynamıştım o yüzden sonlarını hep bilir ona göre acımı
her sahnede yaşardım.
Hayatımda enteresan hiçbir şey yok. Baktığın
zaman hem uçarım hem de yerin dibinde sürekli mezar çukurları kazarım. Mutlu
olmak için küçücük şeyler yaparım. Bazen bir bebeğin kokusu, bazen masum bir
hayvanın bacaklarıma dolanması, bazense sadece yeni açan gül tomurcuklarına
bakmak benim tek mutluluğumdu. Bu mutluluğu yazılarımda anlatmak kelimelerimin
yettiği kadarıyla insanlara hissettirmek bile benim yeniden bu mutluluğu
hissetmeme yeterdi. Şimdi ise kelime dağarcığımın yetmediği sözcüklerin adeta
torbalara dolduğu bir andayım. O kelime keşfedilene kadar insanoğlu bu kelimeyi
bulana kadar bütün yazılarımda hep saçmalayıp duracağım.
Yorumlar
Yorum Gönder