05.09
O ana kadar her şey tepetaklak ilerliyordu. İki yanım karanlık ormanlarla doluydu ve ben her gördüğüm sokak lambasının altına koşarak ilerleyip soluklanıyordum. Yer çekimi beynimin dengesizliğine yenilmiş, yenilgisini beni görmezden gelerek yok sayıyordu. Tam da öyle bir andı. Öncesinde sertçe yere çakılmıştım. Ben bile ne olduğunu anlamadan ayaklarım yere değmeye başlamıştı.
Asırlardır tanıdığım bir kokuydu. Bana yabancı gelen dudakları, benim dudaklarımda tanıdık hisler bırakıyordu. Var olan tüm gerçekleri unutmuştum bi' günde. İstanbul'da sonbaharın sesi bu sefer gürültülü değildi de sadece gitar seslerinden ibaretti. Sadece notalar vardı. İnsanlar kayıptı. O iki kelimeyi sanki günlerdir söylemeyi beklemiyordum da ruhum yaratıldığından beri hep ona haykırmak istiyordum. Sevmeyi bile unutmuştum. Ne yapacaktım nasıl yapacaktım en ufak bir fikrim yoktu. Öyle biriydi ki; dengesiz beynimi bile şaşırtmış ve öfkelendirmişti. Bu öfke ne ona ne de yaptığım her hangi bir şeye idi. Bunca zaman hırpaladığım vücudumun bana olan bir sinir sızıntısı gibiydi. Yavaş yavaş taşların altından çıkıyor her dokunuşunda tedirgin oluyor ve bana karşı olan nefreti artıyordu. Bunca zaman nasıl olurdu da bu duygudan mahrum bırakırdım onu? Sadece ufak bir dokunuşla bile mutlu olan bedenimi görünce ne kadar iğrenç ve kötü bir ruhum olduğunu anlamıştım. Yahut ruhumu bile hapsetmiş koskocaman bir yalan, insanların demesiyle yaşlı bir şeytandım. Acıdan hoşlanmam, soğuk havada titrememe izin vermem, kendimi aç bırakmam, birine sarılmaktan nefret ettiğimi söylemem bile koskoca bir yalanmış. Bunları ben söylemişim. Ruhum kanmış. Bedenim ise sadece azap çekmekle yetinmişti.
O gittikten sonra tekrar hissettim rüzgarı. Ülkenin en kalabalık şehrindeydim yine de yapayalnız kalmıştım. İçtiğim suyun, sigaranın tadı yoktu. Tek bir melodi ile doluydu kulaklarım. İstanbul'da sonbahar.
Tekrar ben oldum. Ben demek ne kadar doğru artık bilemiyorum. "Biz" kelimesi kendimi tanımlarken hep daha doğru gelmiştir. Biz yine beraber kalmıştık, kalabalık bir evde yapayalnız. Ordan oraya mutluluk saçıyordum. Asık suratlara gülümsüyor, herkesin kahramanı olarak görüyordum kendimi. Yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Deli gibi koşmak rüzgarı ve yağmur damlalarını yüzümde, saçlarımda hissetmek istiyordum. Dünya bizim için yaratılmıştı. O ise aniden gelip bana gökyüzüne bakmışım gibi hissettirmişti. Çimlere yatıp yıldızlara bakarken aslında ne kadar küçük ve yalnız olduğunu hissetmek gibi. Bunu ona söylemek ne kadar doğruydu? Bunları bu sefer ne bedenim ne ruhum ne de ben söylüyorduk. Yıllar sonra bir araya gelip birbirimizi yalancı çıkarmak için bir karar almıştık. Yanlış da olsa doğru da o iki sözü aynı anda söylemiştik.
Yorumlar
Yorum Gönder